BLOG YAZILARI · VERA EDİTORYAL

Kardeşliğin Serhad Kalesi Pakistan 2

Kardeşliğin Serhad Kalesi Pakistan 2 VERA saha arşivinden.

İstiklâl İsyanı

Hindistan Müslümanlarının İngilizlere karşı giriştiği en büyük mücadele, 1857’de yaşandı. Bengal ordusundaki sipahilerin ayaklanmasıyla başlayan hareket kısa sürede tüm Hindistan’a yayılmış ve İngilizlere karşı bir bağımsızlık mücadelesi şeklini almıştı. Fakat İngilizler, iyi teçhizatlı ve düzenli askerleriyle isyanı çok kanlı bir şekilde bastırdı. Yaşanan hadiselerin bütün sorumluluğu Müslümanlara yüklendi. Binlercesi ya öldürüldü yahut sürgün edildi. Ağustos 1858’de de Hindistan, doğrudan Londra’ya bağlandı! Böylece resmiyette de İslâm idaresi yerine Hıristiyan idaresinin başladığı Hint toprakları, Britanya İmparatorluğu’nun sömürgesi hâline gelmiş oluyordu. Bu tarihten sonra iyice hissedilen İngiliz baskısı sebebiyle Müslümanlar her cihetten mahrum ve zayıf düştüler. Her türlü zorluk bir tarafa, özellikle zorla Hıristiyanlaştırma haberleri, en çok moral bozan şeydi.

1857 ayaklanmasını bastırmaya çalışan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’ne bağlı askerler

Bütün bunlara rağmen Osmanlı hilafetine sadıkâne bağlılığı devam eden Hindistan Müslümanları için Sultan İkinci Abdülhamid, âdeta bir kurtarıcı olarak tahta geçmişti. Artık Osmanlı-İngiliz ittifakı da söz konusu olmadığından Osmanlı’yla alâkalı her hususta Hint Müslümanları taraftarlıklarını hissettiriyor, ellerinden geldiğince İngiliz Sömürge Hükümeti üzerinde baskı kurmaya çalışıyorlardı. Ancak, babaları gibi gördükleri Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesi, onlar için büyük darbe olmuştu. Hâlbuki bu mazlum insanlar, Osmanlı’nın ihtiyaç duyduğu her anda, varlarını yoklarını feda edercesine yardımda bulunmayı ibadet sayıyorlardı. Nitekim Hicaz Demiryolu’na yaptıkları yardımlar, herkesi hayrette bırakmıştı.

Sömürgeci İngilizler’in 1862 yılında Hindistan’da bastıkları para. Paranın bir yüzünde Kraliçe Victorya’nın tasviri bulunuyor

Onlar, her şeye rağmen Trablusgarb ve Balkan Savaşları sırasında yardım toplamaktan geri kalmadılar. Verecek hiçbir şeyi olmayan Peşaverli 20 yaşındaki Gulam Muhammed ile 21 yaşındaki Gulamüddin, elde edilecek meblağ Osmanlı’ya bağışlanmak şartıyla kendilerini Allah rızası için satışa çıkarmışlardı. Bu suretle onları satın alacak şahsın ömür boyu kölesi olmayı kabul ediyorlardı. Yine Peşaver’de, Osmanlı’ya yardım maksadıyla elindeki her şeyi teslim eden insanlar arasında fakir bir kadın dört aylık bebeğini getirip, “Allah rızası için yok mu şu bebeğimi satın alacak bir şahıs, bedelini Osmanlı’ya göndereceğim!” demişti. Hadiseyi gözyaşlarıyla seyreden Peşaverli bir zengin açık artırmayla yapılan satışta en yüksek bedeli vermiş, sonra da bebeği annesine iade ederek çocuğun tüm eğitim masraflarını karşılama sözü vermişti. Bu sırada bir başka hanede, evdeki son un çuvalını niçin verdiğini soran oğluna annesi: “Oğlum, biz ölürsek biz ölürüz; Osmanlı ölürse İslâm ölür!” diyordu…

Balkan Savaşı yıllarında Osmanlı’ya yardım için gelen Hindistan heyeti

Hindistan Hilal-i Ahmer Cemiyeti mensuplarından oluşan bir heyet, bu yardımları Osmanlı’ya ulaştırma vazifesini üstlenmiş, heyettekiler Osmanlı askerlerine yardım niyetiyle ve belki de geri dönemeyeceklerinin idrakiyle yola çıkmışlardı. Heyetin başkanlığını ise Hindistan’ın önde gelen Müslüman ailelerinden ve Ebû Eyyûbe’l-Ensârî Hazretlerinin torunlarından Dr. Ahmed Muhtar Ensarî gönüllü olarak kabul etmişti. Üstelik yolculuk masrafları da kendilerine aitti.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında İngiltere’nin, Osmanlı karşısında yer almasıyla Hindistanlı Müslümanlar, İngilizlere karşı açıkça cephe aldı. Bu sebepten, halkı teşkilatlandıracak Müslüman aydınlar İngilizler tarafından ya hapse atılmış yahut sürgün edilmişti. Gazete ve mecmuaların çıkmasına da müsaade edilmiyordu.

Savaş bitince Hintli Müslümanlar bu sefer, verdikleri sözleri tutmayan İngilizlere karşı Avrupa’ya heyetler göndererek ve komiteler kurarak Osmanlı’nın haklarını savunmaya başladılar. Kurtuluş Savaşı yıllarında, malî yardımlar bir tarafa, bu defa yollara düşüp Afganistan üzerinden Türkiye’ye geldiler ve gönüllü olarak savaştılar. Pakistan’da bizleri evinde kabul eden 90’lık delikanlı Seyyid Haydar Ali Bey’in babası Seyyid Hayat Şah da bu gönüllüler arasındaymış. Arkada bıraktıklarını, hiç düşünmeden Allah’a emanet edip yollara düşmüş, yalın ayak. Ancak şansı yaver gitmeyince Afganistan’dan öteye geçemeyip geri dönmüş; yangına ağzıyla su taşıyan karınca misali…

Savaştan sonra, hiç bitmeyen bir kararlılıkla İngilizleri protesto eden ve ülkelerinde serbestçe dinlerini yaşayamayacaklarını düşünen altmış binden fazla Müslüman, Türkiye ve Afganistan’a iltica etmek için çıktıkları yollarda hayatlarından oldu. Zamanla, Pakistan Müslümanlarının gönüllerindeki umut ışığı, yerini karanlıklara bıraktı ve geçmişi sıkı sıkıya birbiriyle bağlantılı iki ülke arasındaki irtibat yavaş yavaş zayıfladı.

Kapıları Kilitleyenler

“Sömürgeciliğin anahtarı olarak ırkî ve mezhebî ayrılıkları körüklemeyi prensip edinen İngiltere, birleşik ve güçlü bir Hindistan yerine, birbirine artık hep hasım olmaları yolunda elinden geleni yapacağı iki devlet kurulması yolunda Cinnah’a destek vermiştir. Müslüman Hindistan’ın Pakistan adıyla ve biri Hind kıtasının doğusunda (bu topraklar üzerinde daha sonra Bangladeş kurulacaktır), diğeri de batısında olmak üzere, aralarında 1700 km Hindistan toprağı bulunacak şekilde kurulan -sorunlu temelli- bir ülkeyle bölünüşü de böylece Hindistan’daki sömürücü güçlerin siyasetlerinin doğal bir sonucuydu denilebilir.” (İslâm Ülkeleri Ansiklopedisi’nden naklen: Pakistan Dosyası, s.205)

Yeni Her Zaman İyi midir?

Hindistan’da Brahmanist, Budist, Sih gibi pek çok farklı din mensupları varken, 1857 kıyamında İngilizlere karşı duranlar ve sonra da ağır bir bedel ödeyenler, Müslümanlardı. Özellikle bu tarihten sonra iyice sindirilmeleri, resmî eğitim dilinin değiştirilmesi ve en önemlisi de bu şartlar altında dinlerini muhafaza edememe korkusu, İslâm ahalisini fazlasıyla rahatsız ediyordu. Bu yüzden Müslümanlar 1906’da, haklarını koruma, İngilizler ve Hindularla ilişkileri iyileştirme gibi gayelerle, Tüm Hindistan Müslümanları Birliği’ni (Muslim League) kurmuşlardı. Birlik, 1940’a kadar Hindistan’ı bölmeden, topyekûn barış içinde yaşamanın yollarını arayacaktı. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nda yaşananlar, tutulmayan vaatler ve Müslümanlara karşı artan Hindu saldırganlığı gibi sebeplerle artık müstakil bir devletin gerekliliği daha çok dillendirilir olmuştu. İşte böyle bir havada Pakistan ismi, ilk defa 1933’te bir teklif olarak zikredildi. Buna göre Pencap, Afganistan, Keşmir, Sind ve Belucistan eyaletleri İslâmî bir federasyon olarak ayrılabilirdi. İlk 4 eyaletin baş harfleri ve Belucistan’ın son hecesi, aynı zamanda Pakistan kelimesini meydana getiriyordu.

İbretlik Bakış Açısı

Sömürgeci İngilizlere karşı uzun yıllar mücadele eden, Osmanlı dostu Hacı Sahib Turangzaî

Pakistan ve Afganistan sınırında, Peşaver ve Celalabad’ın arasında kalan, Peştunların yaşadığı bölgeye Kabileler Sahası deniliyor. Vaktiyle buradaki Çarsada şehrinin Turangzai kasabasından Sadat ailesine mensup bir Peştun; Fazıl Vahid, İngilizleri çok uğraştırmıştı. Daha çok Hacı Sahib Turangzaî olarak bilinen bu şahsa İngilizler, kendisiyle bir meselelerinin olmadığını, niçin onlarla harp ettiğini sorarlar. Ve ondan, şu tarihî cevabı alırlar: “Siz Osmanlı’ya karşı savaşıyorsunuz. Eğer ben sizi oyalamazsam, buradaki kuvvetlerinizi de Osmanlılara karşı gönderirsiniz ve onları daha da zor durumda bırakırsınız. Sizinle bu yüzden savaşıyorum!”

Her şeye rağmen yine de beraber yaşayabilmenin yollarının arandığı ve çok çeşitli tekliflerin sunulduğu bir zamanda Lahor’da toplanan Müslümanlar Birliği, Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelerde bağımsız bir İslâm ülkesi kurulması kararını aldı (Mayıs 1940). İşin nihayetinde, İngilizlerin de bütün sürece hâkim olduğu bir vasatta Hindistan toprakları 1947’nin Ağustos’unda iki ayrı devlete bölündü. Fakat garabete bakın ki bu iki devletten biri olan Pakistan, aralarında 1700 kilometre boyunca Hindu topraklarının uzandığı iki ayrı bölgede kurulmuştu! (Doğudaki parça, daha sonra Bangladeş olarak ayrılacaktır.) Bu da demek oluyordu ki devlet, kuruluşu sırasında bile çok büyük problemlere gebeydi.

“Onlar (İngilizler) Hindistan’da öyle bir sınıf meydana getirdiler ki, bu sınıfı oluşturan insanların damarlarından akan kan Hintli kanıydı. Ama zekâları, inançları ve davranışlarıyla İngilizlerden farksız görünüyorlardı.” (Pakistanlı yazar M.A. CHOUDRY, Pakistan’ın Doğuşu)

Hâlâ patlamaya hazır bir bomba olan Keşmir, bu problemlerin en büyüklerindendir. Hindistan hükümeti, daha 1946 yılında Keşmir’in bir Hint racası tarafından İngilizlerden satın alındığı iddiasıyla bu toprakları sahiplenmişti. Hâlbuki alınan karara göre, %77’lik Müslüman nüfusuyla Keşmir’in İslâm devleti sınırları içinde kalması gerekiyordu. Fakat bu kadar değerli bir bölgeyi terk etmeye niyeti olmayan Hindistan hükümeti ve İngilizler, Keşmir’in Pakistan’a katılmasını engelleyeceklerdi. Bu durum, Keşmir’de baskı ve zulüm altındaki Müslümanlara yardım etmek isteyen Pakistan ile Hindistan’ın, kurulmalarından birkaç ay sonra savaşa tutuşmalarına sebep olmuştu.

Nehirler Kan Akmıştı
1947 Ekim’ine ait London Times gazetesinde, Hindistan-Pakistan sınırında 237 bin kişinin katledildiği haberi yer almıştı! Kalküta’da çıkan Stadmans gazetesindeki J. Stevens imzalı bir haberdeyse, Pencap bölgesinde 500 bin Müslüman’dan 200 bininin tamamen öldürüldüğü, bazılarının da hastalık vb. sebeplerle öldüğü, çok az bir kısmının Pakistan’a geçebildiği yazıyordu. Bizleri evinde misafir eden Çiştî ailesinin büyüğü, 95 yaşındaki Prof. Dr. Muhtar Ahmed Çiştî Bey’in, ayrılma sırasında yaşananları anlatırken büyük bir üzüntüyle başını iki yana sallayıp nehirlerden su yerine kan aktığını söylemesi, hadiselerin vahametini anlamak için yeterliydi…

Diğer taraftan, Hindistan’ın çeşitli bölgelerinden yeni kurulan İslâm devletine gelmek isteyen Müslümanlar, yollarda çok büyük sıkıntılar çekiyorlardı. Can güvenliği olmayan dokuz milyona yakın Müslümanın yüz binlercesi, Pakistan’a gelmek için çıktıkları göç yollarında katledilmişlerdi. Çekilen bütün sıkıntıların ardından bağımsızlıklarını kazanınca her şeyin hallolacağını düşünen Müslümanların kısa süre sonra karşı karşıya kaldıkları acı gerçekse, ülkede sömürge etkisinin hâlâ devam etmesiydi…

Hindistan Müslümanlarının Osmanlı’ya bağlılıkları, devletin sonuna kadar devam etmiş, Osmanlı’yla beraber savaşmak için gönüllü birlikler oluşturulmuştu

Günümüz Pakistan’ının buraya kadar olan ve bu tarihten sonra yaşanacak bütün siyasî gelişmelerini bir tarafa bırakıp şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Pakistanlılar, ortak tarihten ve müşterek manevî değerlerden gelen bir muhabbetle Türkiye’yi çok seviyorlar. Kılcal damarlarınıza kadar hissedeceğiniz bu sevgiyi ve hatta saygıyı, orada tanıştığımız Üveys, İhtişam, Ferman, Vakkas ve daha nicesinin gözünde görmüş olan bizler, buna şahitlik ettik.

Şunu da eklemeden geçmeyelim: Sizi durdurup, “Türkiye’den mi geliyorsunuz?” diye soran, “Evet…” cevabını alınca da yüzüne tebessüm yerleşen bir Pakistanlı, buraya kadar anlattığımız ortak geçmişi, bir çırpıda özetleyiverir…

OKUMAYA DEVAM ET

İlgili içerikler